13 Ekim 2009 Salı

GÜZEL YER BURALAR

Haftasonu Ahlat ve Tatvan'a yaptığımız gezintiden kareler. Ahlat'da Selçuklulardan kalma bir mezarlık. Hani bazı sınavlarda veya yarışmalarda çıkar "Eski Türklerde mezar taşlarının adı ve işlevi" diye. Balbal diye hatırlıyorum adını. İşte o mezarlıkta Balbal benzeri mezar taşları vardı.

Bir de bolca Alıç Ağacı, bilir misiniz Alıç meyvesini? Ben bayılırım. Benim ziyaret biraz amacını aştı ama en azından bu yılda Alıç'ı Ahlat'da yemek kısmetmiş.
İşte o mezartaşlarından bazıları, çok geniş bir arazide yüzlerce var bu taşlardan. Üzerinde Arapça dualar yazıyor.


Gökyüzünün öfkesini resmetmek istedim. Acaba siz de farkedebildiniz mi? Gerçi gece biz bu öfkenin en şiddetlisini yaşadık. Zannediyorum kaldığımız yere yakın bir yere yıldırım düşmüş olacak ki büyük bir gürültü ve sarsıntı ile uyandık. Hayatımda ilk defa bu kadar şiddetli birşimşek çakması ve yağmur gördüm. Allah ikincisinden esirgesin, tam manasıyla korkunçtu. Sabaha kadar uyuyamadık ve sonradan korkunç geceden kalan gökyüzünü fotoğraflamak geldi aklımıza.



Bu resim ile anlatmak istediklerim çok derin. Öncelikle huzur, sessizlik, yalnızlık.... Evet Van Gölü'nün kıyısındayım. Tablo gibi bir manzara, inanılmaz güzel. Saatlerce oturabilirsiniz, hem de sıkılmadan.
Van Gölü'nün en büyük göl olma özelliği dışında başka özelliklerini de öğreniyoruz gün geçtikçe. Bunlardan biri de sodalı olması. Resimde gördüğünüz o beyazlık sodadan kaynaklanıyor.
Van Gölüne dizlerimize kadar girdik aslında tam girmek isterdik ama su gerçekten çok soğuktu. Girdiğimizde sodanın suya vermiş olduğu kayganlığı hissedebiliyorsunuz. Ayrıca sudan çıkınca da beyaz beyaz toz gibi bazı kalıntılar kalıyor. Cilt hastalıklarına iyi geldiği söyleniyor buralarda ama ne derece doğru bilemiyorum. Eğer yazın burada olursam test edeceğim.


28 Eylül 2009 Pazartesi

BİTLİS - ADİLCEVAZ YENİ GÖREV YERİM

Burası Van Gölü, bakınca deniz gibi.... Bu da benim şansım Adilcevaz Van Gölünün yanında. Sabah kalkıp bu manzarayı görmek gerçekten güzel.
Bu Cami mimarisinden de anlaşılacağı gibi Selçuklulardan kalma. Adilcevaz'a Selçukluların bir hediyesi, Bitlis'ten gelirken sizi ilk bu Cami karşılıyor.

Burası da Bitlis'ten bir görüntü, Bitlis'deki 5 minareden biri ve bir Kümbet.



Bu da 2. minare ve yime bir Kümbet. (Diğer 3 minareyi ilerleyen zamanlarda ekleyeceğim:)))


İşte yeni adresim, yeni görev yerim ve yeni hayatım.
Üniversiteyi bitirdikten sonra başladığım özel sektöre eylül ayı sonu itibariyle son vermiş olup, KPSS sınavından aldığım çok da tatmin edici olmayan puanımla Bitlis'in Adilevaz ilçesine öğretmen olarak atandım. 7 yıl süren özel sektör hayatı, yaz-kış, gece-gündüz, yurtiçi-yurtdışı derken, birden kendimi bir arkadaşımın da tabiri ile "Doğu Anadolu'nun doğusunda" buldum. Türk bayrağının dalgalandığı her yerde görev yaparım bilinci ile kalktım geldim. Küçük bir şehrin, küçücük ilçesinde yeni düzenimi kurmaya çalışıyorum. Kendimi şanslı hissediyorum ki bu küçücük ilçe Van gölünün kıyısında, yani anlıyacağınız başımız nehir ayağımız göl.
Bitlis'in ve Adilcevaz'ın birkaç fotoğrafını ekliyorum.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

HAYAT ÇOK GARİP

Merak ediyorum, acaba hayatı benim gibi korkakça yaşayan başka biri var mıdır, diye. Hayatta çelişkilerden korkan, ya ...... ya da ........, demekten çekinen başka insan var mıdır?

Alternatifli olmak güzel ama ben hep bundan korkmuşumdur. Bir şeyi çok istersiniz, tabiii sadece istemek yetmez, istediğiniz şey için bazen insan üstü bir gayret de gösterirsiniz. Geceler boyu dua edersiniz. Sonuçta istediğiniz şey olmaz. Aradan zaman geçer ve siz o istediğiniz şey olmaan hayata devam edersiniz. O istediğiniz şey sizin olmadığı için hayatı idame ettirme noktasında da pek bir etkisi olmayacaktır. Yani siz hayatınıza devam ediyorsunuzdur. Sonra belki o istediğiniz şeyle eş değer ya da daha güzel bir fırsat çıkar karşınıza. Hem de öyle çok fazla emek vermeden, kendiliğinden gelir. Mutlusunuzdur aslında. Peki ya aynı anda o yıllar önce istediğiniz şey de birden karşınıza çıkarsa! o zaman ne olur?

İşte benim son durumum, ya .......... ya da.................. Bu nasıl bir oyundur, zamanlamadır, düzendir veya her neysedir anlayamadım ama hayat bana güzel olan şeyleri ardarda vermeye başladı. Mesele tercih edebilmek.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

İŞ GÜÇ- LİBYA SON













Uzun zamandır yazamadığımı farkettim birden. Kafamı kurcalayan bir sürü bit yeniğinin arasından sıyrılıp tekrar yazıyorum.

Libya ile ilgili son resimeleri de buraya ekledikten sonra bu konuyu kapatıp tekrar Mısır'a, Kahire'ye dair yazılarıma devam etmeye çalışacağım.
Libya ile ilgili söyleyeceğim son cümlelerim ise; gidilesi, görülesi bir yer. Ne amaçla giderseniz gidin, ister iş için, ister gezmek için kesinlikle pişman olmayacağınızın garantisini veriyorum. Evet Libya diğer Arap ülkeleri gibi tanıtmamış kendini, zaten diğer Arap ülkelerinden de çok farklı, ama bu demek değildir ki gezilecek, görülecek yerleri yok.
15 günlük Trablus maceram da beklentilerimin üstünde çok güzel geçti. Allah bir daha gitmeyi nasip eder mi bilmiyorum ama tekrar gitmek isteyeceğim bir yer.

17 Nisan 2009 Cuma

UYUM SORUNU YAŞIYORUM

Al Kabir Otelinin lobisi, oradaki son akşamım...
Ve yine Arap çocuklar, bu defa toplu :) Okulların fuara olan ilgisi güzeldi. Birkaç okul fuara getirdi öğrencileri.

Bu adam çok komikti ya. Saçlar bildiğiniz kıvırcık ve kabarık, şirin bir yüz. Fasih Arapça konuşmuyor, o yüzden iletişimiz iki cümle ile sınırlıydı. Ben ona "Keyfe halek" yani "Nasılsın" diye sorardım. O da bana "Mie Mie" yani "yüzde yüz" diye cevap verirdi.


Evet, uyum sorunu yaşıyorum. İyi mi kötü mü bilmiyorum ama uyum sorunu yaşıyorum.

Ne zaman yeni bir yere gitsem hemen oraya uyum sağlıyorum hiç yadırgamadan. Hemen insanlarla dost oluyorum, hemen bulunduğum ortama alışıyorum. Oradan ayrılınca da tabi üzülüyorum.

Libya'ya gitmeden önceki halimi düşünüyorum da, aslında korkarak gitmiştim. Ama ne yapayım, ülke kapalı bir ülke, kimse Libya hakkında doğru dürüst birşey bilmiyor. Açmamışlar dünyaya kendilerini, ifade edememişler kendi duruşlarını. E biz de ne yapalım kulaktan dolma bilgilerle, korkarak gittik oraya. Bize söylenen, ama şunu giyme, şunu yapma, şunu söyleme gibi telkinlerle, eyvah ne yapacaz hem de 10 günden fazla kalacaz orada, her hareketimizi nasıl kontrol altında tutalım diye düşünerek gittik Trablus'a. Sonucu size son birkaç yazımda anlatmaya çalıştım. Tamamen şok yaşadım, Libya hiç anlatılan gibi değil.

Yukarda kendi duruşlarından bahsettim ya, bu konuyu biraz açmak istiyorum. İşim gereği birçok Arap ülkesinde tanıdıklarım var. Araplar karakter olarak bazı benzer özellikler taşır aslında, şimdiye kadar doğru dürüst bir birlik kuramayıp, hala yerlerinden kovulmak istenen Arap ülkelerinin olduğunu düşünürsek, bunun sebebinin Arapların genlerindeki bu ortak özellikten kaynaklandığını düşünüyorum. Örnekle açıklamak gerekirse, Irak'ın parça pinçik dağılışını izlemeleri ve şuan hala güncel olan Filistin'in durumu açıkça kanıtlıyor gibi. Yani Arapları iyi tanıdığımı düşünüyorum.
Ama Libya beni gerçekten şaşırttı, Libyalıların duruşu diğer Arap ülkelerine göre biraz daha farklı. Mağrur insanlar bir kere, tenezzül etmiyorlar birçok şeye. Yalnız bence ufak bir sorun var ki o da Libya göç alan bir ülke, diğer Arap ülkelerinden çok gelen var. Umarım bu göç durumu kendi duruşlarını değiştirmez, gelenlerden etkilenmezler.

Ne diyordum ben nereye geldim. Kendi uyum sorunumdan bahsediyordum değil mi? Evet Libya'ya gittim ön yargılarla hem de ve hemen oraya da uyum sağladım. Daha önce Kahire'ye gidip uyum sağladığım gibi. Çok mu uyumluyum, ya da çok mu iyi niyetliyim, yok yok ben çok safım ya. Neyse oradan birkaç resimle daha güzelleştireyim bu yazıyı da :)

13 Nisan 2009 Pazartesi

ALİ AL KİLANİ




Ali Al-Kilani şahsına münhasır bir kişilik, bir şair, karizması hat safhada bir adam. Ayrıca Libya Radyo Televizyon Kurulu Başkanı.

Bu kişiyle ilk tanıştığımda şair olduğunu bilmiyordum. Bana orada birçok konuda yardımcı olan Cem Sucu adındaki Fuarda görevli bir tercüman arkadaşımız bana onu sadece Radyo Televizyon Kurulu Başkanı olarak tanıştırmıştı. Şair olduğunu, şarkı sözü ve şiirler yazdığını sonradan öğrendim.

Fuardaki bizim Türk Bölümünün ilerisindeki binadan hergün bangır bangır bir müzik sesi duyuyordum, birgün merak ettim ve girdim içeri bu nedir diye. Müzik Saddam Hüseyin'in idam edilişi ile ilgili bir DVD idi. (Tabi ben bu oluşumun sahibinin, yani Saddam Hüseyin'e bu jesti yapan kişinin Ali Kilani olduğunu sonradan öğreniyorum.) Arkadaşlar kesinlikle tavsiye ediyorum ki eğer bu DVD'yi bulursanız alın. O DVD'nin bende uyandırdığı duygu garipti. Yani biz Türkler olarak komşumuz Irak'ın yaşadığı acıları tam anlayamamışız. Evet orada bir savaş var, (ve aslında bence bu savaşın tek suçlusu Irak'a sonradan Demokrasi getirmek için! giren devlet değil) ve biz Türkler olarak çok şükür ki savaşlardan yıllardır uzağız. O yüzden orada yaşanan çaresizlikleri eğer bizim Saygın Medyamız! Tv ekranlarına taşırsa görebiliyoruz. Bir savaşın ne kadar acı olduğunu, küçücük çocukların cesetleri başında duran ailelerinin, korkudan ve savaşın içinde olmanın verdiği o çaresizlikten dolayı çocuklarına bir mezar bile hazırlayamayıp belki yasını bile tutamadıklarını, bilhassa erkeklerin çıplak bırakılıp haysiyetleriyle, onurlarıyla oynandığını biz tam anlamıyla hayal bile edemiyoruz sanırım. Anlatmak istediğim şu ki bizim medyamızda gösterilmeyen birçok görüntüyü o DVD de görebilirsiniz. Ama bakabilir misiniz bilemiyorum. Ben gördüm ama bakamadım, başı kopuk cesetler, toprağın altından çıkarılan ve uzun süredir orda olduğundan olsa gerek katılaşmış bebek cesetleri... Yarabbim bu çok büyük bir acı, inanın şu an düşünmek bile ürpertiyor beni.
Lütfen bulun ve izleyin, Türkiye'de bulabilir misiniz bilmiyorum. Ama ben Libya'dan ayrılmadan önce size temin edebileceğiniz bir adres bulmaya çalışacağım.
Şunu da söylemek istiyorum ki, ben Saddam Hüseyin'in asılma görüntülerini daha önce izlememiştim. Dikkatimi çeken nokta şu oldu Kelime-i Şehadet getirirken bitirmesini beklemeden idam edilip düşürülmesi. Saddam Hüseyin'in iyiliği veya kötülüğünü tartışmıyorum kimseyle ama bir dönem başkanlık veya diktatörlük yapmış bir insanın en azından ölürken Kelime-i Şehadetini tamamlaması beklenmeliydi. Bu benim şahsi görüşürüm.
Ali Al Kilani'in neden böyle bir DVD hazırladığı hakkında bir fikrim yok.Üstelik öğrendiğim kadarıyla bütün masraflarının da kendi karşılamış. Bugün Salı, sabahın 03:00'ü Çarşamba günü sabah buradan ayrılıyorum eğer gitmeden önce kendisiyle bir kez daha görüşebilirsem mutlaka soracağım bunu ve sizlerle de paylaşacağım.
Neyse çok uzatmayayım gelelim asıl konumuza, Ali Al Kilani geleneklerine bağlı, vatanını ve milletini çok seven, duygulu, sevecen, mütevazi, kibar bir beyefendi. Libya'da tanıştığım Türk ve yabancı insanlar arasında saygı duyduğum biri olarak, ömrümün sonunda kadar unutmayacağım bir kişilik.
Kendisiyle resim çektirme isteğimi kırmayarak, Fuar alanına kurdurduğu ve adına "Naca'a" dediği çadırda çekilen resimlerimizi üste ekliyorum.



12 Nisan 2009 Pazar

BENCE LİBYA

Gece geç vakitte yediğimi yemekleri sindirmek için Al Kabir otelinn önündeki parkta gezinti yaparken çekildi bu resim.
Fuar alanında bu yavru ceylanla fotoğraf çekinmek ücrete tabi. Ama ben bu hayvana çok acıdım ya.. doğal ortamında kalması tarafıyım.

Veeeee bu da bir bedevi çadırı. Burayla ilgili daha detaylı açıklama yapacam.


Bugün kötüyüm, hem de çok. Nedenini bilyorum ama serde erkelik var yediremiyorum kendime.

Üzgünüm çünkü burayı çok sevdim ve bugün fuarın son günü sanırım birkaç gün daha kalacağız ama yinede sona yaklaşıyoruz. Burada asla hayatım boyunca unutamayacağm insanlarla tanıştım. Onlardan ayrılacağım için üzgünüm ve belki bir daha hayatımın sonuna kadar göremeyeceğim için üzgünüm. Söylemek istediğim birçok şeyi dillendiremediğim için üzgünüm. Üffff üzgünüm ya, böyle olmamalıydı ama üzgünüm.

Ama ben buraya güzel fotoğraflarımı ekleyeceğim, hüznümü değil mutluluğumu paylaşacağım sizinle.

11 Nisan 2009 Cumartesi

AL KABIR HOTEL TRIPOLI

Bu resimleri çektğimde yağmur yağıyordu. Halbuki ben bu aylarda Libya'ya yağmur yağmadığını sanıyordum.


Ben hep önyargılarla yaşıyormuşum meğer. Libya için neler düşünürken nelerle karşılaştım. Benim için tamamen süpriz oldu burası.

Buranın farkı havaalanında başladı. Küçük bir havaalanı ama herşey çok nizami, sokakları temiz, insanları nazik. Trafik düzenli, yola ayağınızı attığınızda arabalar duruyor ve size yol veriyorlar.

Fuar şirketi bize Al Kabir Oteli ayarlamış. Burası bir devlet oteli, çalışanlar memur. Ufak tefek aksaklıklar var ama güzel, ismi gibi büyük, manzarası harika bir otel. Buraya benim odanın balkonundan çektiğim birkaç resmi ekliyorum.

28 Mart 2009 Cumartesi

LİBYA'YA SEYAHAT

Arkadaşlar, salı günü Libya, Trablus'a gidiyorum. 10 gün sürecek bir fuara katılıyoruz. Trablus hakkında, 1911 Uşi antlaşmasıyla İtalya'ya bıraktığımızdan başka bir bilgim yok.

Sosyal hayat, iklim hakkında bilgisi olan varsa bana yazsın lütfen.

KAHİRE'DE BİR AKŞAM YEMEĞİ







Kahire'de iş yaptığımız Hamada Agawany isimli müşterimiz bizi evine yemeğe davet etti. Biz ne kadar ısrar ettiysek de gerek yok diye, onun ısrarı bizimkini bastırdı ve evine gitmek zorunda kaldık. İş yerinden çıktığımızda neredeyse saat 21:00 sularıydı, evine vardığımızda saat 22:00 ve yemeğe oturduğumuzda ise saat 23:00 gibiydi.

Yine bizim İç Anadolu insanının tabiriyle bizi "Yat-Geberlik" yemeye davet etmiş meğerse. Neyse yemekler inanılmazdı. Zannediyorum ki bizim yerel yemekleri yiyemeyeceğimizi düşünerek (ki haklı bir düşünce bu) deniz mahsullerinden seçmişti mönüsünü.

Yengeç çorbasıyla başlayıp, karidesle bitirdiğimiz ve masadan gece 00:30'da kalktığımız bir yemekti.

Detaylar için bakınız üstteki 3 resim.

23 Mart 2009 Pazartesi

TABİİİ Kİ ÇOCUKLAR




Daha önceki yazılarımda da yazdığım gibi Arap çocukları çok tatlı oluyor, aslında bütün çocuklar çok güzel ve saflar. Bu seyehatimde de çocukların güzelliğini, şirinliğini resmetmek istedim. İşte size iki resim daha.

21 Mart 2009 Cumartesi

OOOOLEEEY, YUPPPPPİ, HEYYYOOOOO







Neredeyse 1 yıl sonra Allah bana tekrar nasip etti ve ben tekrar Mısır'a gittim. Bu sefer gezi değil iş içindi gidişim. İlk başta 3 gün olarak planlanan ve işlerin yoğunluğu dolayısıyla 1 haftaya uzattığımız bir gezi.

Yeniden Kahire'de olmak çok güzeldi ve eğer işler istediğimiz gibi giderse daha sık Kahire'de olmak düşüncesi de çok güzel.

Arkadaşlar Kahire tutkumu şöyle anlatayım ; Kahire benim için ikinci İstanbul oldu. Benim çocukluğum İstanbul'da geçti. Şu anda Kayseri'de yaşıyorum ve İstanbul'da yaşamadığım için de çok mutluyum. Yaklaşık yılda 2 yada 3 defa İstanbul'a iş dolayısıyla gidiyorum. İşte bir hafta, 10 gün ne kadar kalmam gerekiyorsa kalıp dönüyorum. İstanbul bana böyle güzel, zaman zaman gidip ziyaret edip, geri dönünce güzel. Orada yaşamak bana hiç cazip gelmiyor. Sakin, gürültüsüz, düzenli bir şehirde yaşamak bana daha güzel ancak bazen İstanbul'u o kadar özlüyorum ki, gürültüsünü, trafiğini, canlılığını. bu kısa seyehatlerde de o özlemimi giderip dönüyorum.

Geçen sene Kahire'den döndüğümde de, İstanbul için hissettiğim şeyleri hissetmiştim. Özledim ya, burnumda tüttü Kahire. Ne varsa sanki elin memleketinde, bende oraya karşı bir yakınlık, bir özlem bu nedir ben de anladım.

Neyse bir kaç resimle bu seyehatimi anlatmaya çalışayım.

İLGİ ÜZERİNE YENİDEN




Bloğumda resmini yayınladığım, o güzel Arap kızının diğer resimlerini de ekliyorum. Lütfen maşallah deyiniz:)

21 Şubat 2009 Cumartesi

NİL


İlk günüm, Mahmut Raşid'le tekne gezintisi sırasında.


Bulmacalarda sıkça çıkan "dünyanın en uzun nehri hangisidir?" sorusunun cevabıdır "Nil". Ama tabii ki Nil'in Mısırlılar için önemi bundan daha büyük. Doğu Afrika'dan doğup Mısır'ı boydan boya geçip Akdeniz'e dökülen kocaman bir nehir. Mısırlılar, ülkeyi boydan boya geçen bu nehrin etrafında yerleşim yerleri kurmuşlar. Geri kalan arazi çöl zaten.
Nil üzerinde tekne kiralayıp gezinti yapabiliyorsunuz. Dolayısıyla Nil nehri Mısırlılar için başlı başına bir geçim kaynağı. Kenarlarında lokantalar, çay bahçeleri felan var. Orada saatlerce otursanız da ilginçtir ama sıkılmıyorsunuz.

16 Şubat 2009 Pazartesi

FARKETTİĞİM KÜÇÜK ŞEY

Ben küçük ayrıntılara takılan biriyim, örneğin; hani küçükken çizgi filmler vardı, sanırım Japon menşeili (Belki hala öyledir ama takip edemiyorum.) O çizgi filmlerde hiç dikkat ettiniz mi, çizgi film kahramanlarının gözleri kocaman olur, hani bizim iç anadolu insanının tabiri ile "tokaç gibi" olur. Bu çocukluğumda çok ilgimi çekmişti. Sonra duruma şöyle bir yorum getirdim, Japonların gözleri küçük olduğundan ve büyük gözlere özentileri olduğundan çizgi filmlerindeki karakterleri hep büyük gözlü yapıyorlar. Bu konuda herhangi bir bilgisi veya araştırması olan varsa bekliyorum.

Şimdi gelelim bunu ben niye anlattım; Kahire'de hangi mağazanın vitrinine baksam, hani şu elbise giydirilen cansız mankenler varya, inanılmaz derecede zayıf olanlar kullanılmış. Ayrıca üstüne elbise giydirildiği zaman da elbise arkadan iğnelerle tutturulup daha zayıf görünmesi sağlanmış. Şimdi benim buradan çıkardığım sonuç nedir? Arap kadınları inanılmaz güzel kaşları, gözleri.... Ancak çok kilolular, dolayısıyla kendi kadınları çok kilolu olduğundan ve zayıflığa bir özentileri olduğundan dolayı bunu yaptıklarını düşünüyorum.

3 Şubat 2009 Salı

KADİM AL SAHİR ya da KATHEM AL SAHİR

Bu sanatçıyı tanımayanlar için kısaca bilgi vereyim isterseniz. Kadim Al Sahir (Türkçe'de Kazım El Seher diye geçiyor) Iraklı bir sanatçı. Arapların en çok album satan sanatçılarından, 2002 BBC Ödüllüne layık görülmüş bir romantik adam. Şarkılarını Fasih Arapça söylüyor, benim için de önemli olan yanı bu. Melodileri biz Türklere çok yakın, bazı şarkılarının müziğini duyunca Türk Müziği diye düşünebilirsiniz.


Buraya onun bir videosunu ekliyorum umarım beğenirsiniz. Benim favori şarkılarımdan biridir bu Yadukhi (Ellerin)...
video

22 Ocak 2009 Perşembe

HASAN ŞAŞ

Çok ilginç bir konudur bu yaa. Biliyor musunuz Mısır'da herkes Hasan Şaş'ı tanıyor ya da ismini biliyor ama kim olduğunu bilmiyor. Bu konuda derin bir araştırma yapamadım ama sanırım Dünya Kupası sırasında tanıdılar Hasan Şaş'ı. Nereli olduğumu soranlara Türk'üm dediğimde "oooo Hasan Şaş yavaş yavaş" diyorlar. İnanamadım ya, herkes ama istisnasız.

21 Ocak 2009 Çarşamba

ŞELLALE







Yazılışının "Şelale" olduğunu biliyorum ama Araplar "Şellale" dedikleri için böyle bir başlık attım.



Gittikten 3 gün sonra orada tanıştığım Hamada ile Piramitlere gittik. Hamada oralı, benim kaldığım otele çok yakın bir restorantı var. Sağolsun Kahire ve eski Mısır tarihi ile ilgili bana çok bilgi verdi:) Piramitleri gezdikten sonra bana bir yer anlattı. "Şellale" adı verilen bu yer çok güzel ve çok ilginçmiş. Kendisi de daha önce gitmemiş, ona da gidenler anlatmış güzelliğini. Kaynağının neresi olduğu bilinmeyen su yukardan akıyormuş. Bana oraya gitmeyi teklif etti. Ben de turistim zaten, oraya gezmeye gitmişim. Kabul ettim tabii ve "Şellale"ye doğru yola koyulduk Hamada'nın arabasıyla.






Sonuç işte resimdeki gibi; "Şellale" diye abarttığı yer 2-3 metre yüksekten akan bir derecik. Acaba bizim Manavgatı görseler ne yaparlardı diye düşündüm. Hele de bizim Kayserimizde bulunan Kapuzbaşı Şelalelerinin dağın içinden çıkıp gürül gürül aktığını görselerdi, nasıl bir heyecan duyarlardı kimbilir.

20 Ocak 2009 Salı

ARAP KIZI


Arap kızı dedim ama, kafamızda oluşturduğumuz Arap kızına hiç benzemiyor değil mi?


Mısır'ı Piramitlerden ve Kahire'den ibaret olarak düşünmediğimden ve Mısır tarihinin başka şehirlerdeki kalıntılarını görmek istememden dolayı, Luxor'a gitmeye karar verdim. Kahire'den trenle 10 saat. Giza garına gittim ve 2. sınıf bir bilet aldım Luxor'a. Orada edindiğim bazı arkadaşlar duruma şiddetle karşı çıkmıştı, 10 saat ne yapacaksın çok yorucu olur felan diye. Ama ben tren yolculuğunu çok sevdiğimden ve yolculuk esnasında uyuyabildiğimden dolayı 10 saatlik tren yolculuğu bana gayet hoş gelmişti. Tabi ben bunu Türkiye standartlarını düşündüğüm için söylüyorum. Tren'e bindikten sonra bazı şeyler tabii ki daha da netleşiyor. Birincisi Luxor neden 10 saatlik bir mesafede, çünkü tren çok yavaş gidiyor. İkincisi arkadaşlar neden yorucu dedi, çünkü trende uyumak imkansız. Lambaları kapatmıyorlar ve Vagondaki insanlar çok yüksek sesle konuşuyorlardı. Bir de yanımdaki 3 soytarı tabii uyumamam için gayet yeterli bir sebepti. Internette dolaşan bir video izlemiştim. Arapların şaka anlayışlarıyla ilgili ve yok yaa, bu kadar da olmaz demiştim. Ama o 3 soytarıyı görünce videodakiler çok masum kalıyor inanın. Neyse bu konuya daha sonraki yazılarımda tekrar döneceğim.


İşte bu kız benim o trende gördüğüm bir çocuk. Allah nazarlardan saklasın, yüzbin kere maaşallah.....

ARAP ÇOCUKLAR





































Oradayken dikkatimi çeken başka birşey de Arap çocuklarının çok güzel oluşu. Nerede gördüysem fotoğraflarını çektim. Çocukların aileleri de bu durumdan çok hoşnuttu. Fotoğraf çekilecek diye çocukların saçlarını felan düzelttiler. Birkaçının resmini ekliyorum, yalnız bir favori resmim var onun açıklamasını da yapacağım.