16 Haziran 2013 Pazar

BABAMA


Kız çocuğu için baba ilk kahraman, ilk modeldir. Benim babam bunun pek farkında değildi ama, pek çok baba gibi. Bugüne kadar yaşadığım bütün sıkıntıların müsebbibidir benim babam. Ben 12 yaşındayken bırakıp gittiğinde ne olduğunu anlamadan hayatın içine balıklama daldık ailecek. Belli bir yaşa gelene kadar arada geçen yılların nasıl geçtiğini anlamadık, ya da her gününü, her saatini üstüne basa basa yaşadık. Şimdi geçmişe dönüp baktığımda her ikisi de doğru geliyor bana. Hem o kadar uzakta, sanki hiç yaşanmamış gibi, hem de çok yakın, izlerini hala taşıdığım, bir sözden, bir şarkıdan bütün anıları birebir tekrar tekrar yaşadığım, gözlerimi yumup birkaç damla akıttığım olaylar silsilesi.

Babamın gidişi, daha doğrusu babam yaşarken babasız kalmam, benim iskeletimi oluşturuyor bir nevi. Şu anda nasıl bir insansam bunu babamın gidişine borçluyum (iyi veya kötü).

Aradan yıllar geçti, ben üniversiteyi bitirdim ve babam birden geri döndü. Affetmem kolay olmadı tabi, aslına bakarsanız hala cam kırıkları var içimde, bazen ummadığın anda acımasızca batan. Ama baba bu, düşündüm ki babama birşey olursa yerine koyabileceğim biri yok, alternatifi yok yani. Her insan hata yapar diyerek kabullendik dönüşünü.

Şimdi ise başımın tacıdır, ayağına taş değsin istemem. Allah başımızdan eksik etmesin diyorum. Bir kez daha babasız kalmaya dayanabileceğimi sanmıyorum. Ve bugün babalar günü, şu ömrü hayatımda babam için de birşeyler yazayım istedim.

Facebook'da dolaşan bir resim var altında da bir yazı;

"Savaşın ortasında komutansız kalmak gibidir babasız kalmak"

Hem resim çok etkiler beni hem de yazısı, hele baban varken babasız kalmak tarifsizdir. En iyi bildiğim, keşke hiç bilmeseydim dediğim duygudur. 

AĞLAMALARIM-2

Çile dönemim başladı sayılır, merakla ve heyecanla bekliyorum bu üç ayın bana neler katacağını, eğer aynı kalacaksam yazık bana. Bu kadar sıkıntıya, acıya değmeli çok şey değişmeli bende.Kendime ve geçmişime yapacağım bu Hac, umarım geleceğime başka bir bakış açısı getirecektir. Zaman zaman beliren sahnelerden, gözümün önüne gelen olaylardan kurtulmayı planlıyorum. İçinde kaybolduğum hüzün dönemlerinde "bak gördün mü senin hayatın hep böyleydi, hep acı içinde yaşadın ve yaşayacaksın" mutlu olduğum dönemlerde ise "fazla sevinme her an geçmişte yaşadıklarını tekrar yaşayabilirsin"diyen iç sesimden de kurtulmak istiyorum.

Ertelenmiş bir hayat yaşıyorum vesselam. Erteledim hep mutluluğu, sanki mutluluk hep elimdeymiş gibi; avuttum hep kendimi sonra, şundan sonra, şu da geçsin diye. Gelgelelim bir gün farkediyorsun ki geçen benim hayatımmış, solan hayallerim, biten ise ümitlerimmiş. Kalan ise sadece ben, yalnızca ben, yalnız ben. Benimle birlikte kalan hiçbir şey yokmuş, ailem bile kalmamış benim yanımda. Dost akraba hak getire zaten. Hangisine yanayım şimdi, geçmişime mi, geçmişte kaldığıma mı, yaşadıklarıma mı, yaşamadıklarıma mı, vazgeçtiklerime mi, vazgeçemediklerime mi? 

13 Haziran 2013 Perşembe

NİHAVENT - MİNİ MİNİ PEŞREV


Ud dersi aldığımdan bahsetmiş miydim size, evet Batman'da ud hocası bulamadığım için Kanuni Barbaros Hoca'da usul ve ritim dersi alıyorum. Bazen de bu şekilde düet! yapıyoruz.

Mini mini peşrev benim en sevdiğim peşrevler arasında, en yakın rakibi hicaz peşrev :) Umarım beğenirsiniz :)

11 Haziran 2013 Salı

AĞLAMALARIM-1

Ağlamalarım vardır benim, hıçkıra hıçkıra daha kabacası höyküre höyküre, dışardan duyulmayan, görülmeyen, kendimi paralarcasına ağlamalarım. Hep içimde kalırdı bunlar, anlatmazdım. Ama yazardım, eskiden daha sık yazardım hem de, bloga değil tabi başka yerlere. Sonra birden bu ağlamalarımı yazmayı bıraktım. Sebepsiz keşke bırakmasaymışım.

Bugünkü ağlamam "Kedi" üzerine. Hiç yavrulayan kediniz oldu mu? Olduysa daha iyi anlarsınız beni. Kediler yavruladıktan sonra belli bir müddet insan içine çıkartmazlar yavrularını. Taaa ki yavrular artık kendi ayakları üzerinde durana kadar. Yavru karnını doyurmak için annesine yaklaştığı zaman annesi yavruyu acımasızca tekmeler, süt vermez. Sanki artık büyüdün kendi yiyeceğini kendin bul bana bağlı kalma der gibi, bir nevi hayat dersi gibi.

Kayseri'de bu olayla alakalı olarak bir deyim kullanılır "Anası tepmiş" derler, korumasız, başının çaresine bakmak zorunda kalan, hiç bir destek görmeyen insanlar için.

Ha işte ben de tam anası tepmiş konumdayım. Biz iki kız üç oğlan, beş kardeşiz. Ama annemin sadece üç oğlu var. Erkek çocuklarının önemi ülkemizde malum ama biz de bu abartılmış durumda. Ablamla ben kendi kendimize büyümek, ayakta kalmak zorunda kaldık. Evimizin erkekleri de kız gibi yetişti bu yüzden, anneye sürekli bağlı, kendi kararlarını alamayan felan filan. Nazlıdırlar yani.

Üf neyse kendimi "sarı" bir kedi yavrusu gibi hissediyorum uzun zamandır. Lütfen dikkat edin sarı, daha korumasız, daha çabuk kirlenir diye belki. Bu çifte standarttan bıktım artık, bu yaz memlekete gitmiyorum bu yüzden. Batman'da üç ay bir çile dönemi başlıyor benim için. Allah yardım etsin, yalnızlığı severim ama bazen insanın sadece kendiyle kalması, kendini dinlemesi tehlikeli olabiliyor.

Neyse bir başka ağlamada görüşmek üzere...

17 Mayıs 2013 Cuma

DIY - TUBITAK PROJEM

Benim blog iyice çığrından çıkıp, rotasından sapıp bakın taaa nerelere gitti. Zaman ilerledikçe, hobilerimiz zenginleştikçe demek ki paylaşılan şeylerde de değişiklikler oluyormuş.

Neyse ben projemden bahsedeyim; Tübitak liselerde bir araştırma projesi adı altında bir etkinlik başlatmış. Bizim okulda pilot okullardan biri seçilmiş. Bizim okuldaki projelerin hepsi araştırma projesi olunca ben de uygulama projesi yapayım dedim. Atıl gazete ve dergilerden boncuklar yapıp, bu boncuklardan değişik eşyalar yaptık. Yaptıklarımıza ben bile şaşırdım, 2 ay öncesine kadar hiç bilmediğim konularda bir proje hazırlamak çok yorucu ve zevkliydi.

Boncuk deyince ilk akla gelen takıdır tabi ki ama ben daha değişik bir şeyler yapmak istedim ve abajur yaptım.


Başlığı çıkarınca bu hale geliyor. 


Cam boyası ile boyanıp, kablo deliği açıldıktan sonra elektrikçide elektrik aksamını taktırdım. İşin açıkçası elektrikçinin yaptığı işten pek memnun kalmadım, ben yapsaydım daha muntazam yapardım ama son güne kaldığım için malesef elektrikçiye yaptırmak zorunda kladım.


Şişe ne şişesi diye sorarsanız, serum şişesi, evet bildiğiniz serum, hazır satılan altlıklardan da alabilirdim fakat daha orjinal olsun istedim ve sonuçta bir DIY projesi olduğu için de atıl ürünleri kullanmak daha mantıklı geldi. Yani başlığın tel kısmı dışındaki herşey el yapımı.



Bu da ayna çerçevesi, hobicilerde ahşap kısım hazır satılıyor. Asıl niyetim bu şekilde süslemek değildi fakat mecburen böyle yapmak zorunda kaldım.


Daha yakından görmeniz için çekilmiş bir foto.


Bu projeyi beraber hazırladığımız öğrencilerimle birlikte, emeklerine ve yüreklerine sağlık. O kadar dersin, yazılıların arasında 2 ay benimle sabırla çalışan kızlarıma teşekkür ederim
Arkada kapı sinekliği diye tabir edilen süsümüz umarım dikkatinizi çekmiştir.


Bu proje ile birlikte yapabileceklerimizi görmek beni inanılmaz mutlu etti. Cam boyama, peçete dejupajı vs. vs. deneme yanılma yöntemiyle yaptıklarımız, bizlere çok şey öğretti. Bu projede emeği geçen başta proje danışmanımız Faysal Aydın hocama, öğrencilerim Selma Ası ve Mercan Baran'a, serum şişeleri konusunda yardımcı olan Özel Batman Hastanesinden Dr. Bedrettin Keskin'e ve özellikle orada çalışan Tekin Bey'e, elektrk işlerinde yardımcı olan Güneş Avize'ye çok teşekkür ederim.

Bu proje ile sizlere de ilham verebilmiş isem ne mutlu bana.

7 Mart 2013 Perşembe

ODALARDAN BİRİ

Öğretmenliğe ilk başladığım sene, öğretmen eksikliğinden dolayı Dil Anlatım ve Türk Edebiyatı derslerine de giriyordum. Sanırım 12. Sınıf Türk Edebiyatı kitabında bu hikaye çıktı karşıma çok etkilenmiştim o zaman, belki kendimden birşeyler buldum bu hikayede. Hikaye Bilge Karasu'nun Troya'da ölüm vardı kitabından. Geçenlerde aklıma geldi bu hikaye, Batman'da bütün kitapçıları dolaştım ama bu kitap yoktu, Allah'tan teknoloji çağında yaşıyoruz. Hemen internetten sipariş ettim ve bu gün geldi. Şimdi size bu hikayeyi baştan sona yazıyorum, bakalım siz de benim gibi etkilenip kendinizden birşeyler bulacak mısınız?


"Fenerin ışığı yolun üstüne bir daha düştü; Suat uzaklaşmış bile, tek balığını sallıyor elinde. İstasyona yedi dakikada, evine on dakikada varır. Döndüm. Denize inen yolun başında ışığın sandalı aydınlatmasını bekliyorum. Sandal çırpıntılı ışığın içindeyken atıyorum balığı. Küf, kof, katılmış katılığın sesi geliyor. Eve gitmek uzun sürer. En azından onbeş dakika; üşeniyorum. Usanç geldi bu yoldan. Babam kızmış, kapının sürgüsünü gene sürdürmüştür anneme. Otele gitsem. Ömrümde giremedim, gıcırtılı, esnedi esneyecek gibi duran kapısından içeri. Yıllardır da geçerim önünden. NE zaman gelecektim sanki. Yatağımı, evimi severdim şimdiye kadar; oda demeli, oda demek daha doğru olur. Odamı, yalnız odamı severdim. Ondan da soğuttular sanki beni. Garip olacak, kılığımda pek uygunsuz, aldırma. Kapı sürgülü olsa bile bodrum penceresinden girerdim. O da olurdu. Otel, oteli denemeli. Yeni bir oda görürüm, sırası gelmişken... Param var. Nüfus cüzdanım yanımda değil. O gerekli sanırım. Adama, Sarıkumluyum da diyemem, evine gitseydin, der, inanmaz da kapının sürgülenmesi hikayesine, kuşkulanır, inansa bile bir türlü, otelin önünden geçemem bir daha. En iyisi açıkça yanıma almadım demek. Balığa çıktık derim. Laf olsun diye zaten birer balık çektik Suat'la. O, eli boş dönmesin diye aldı yanına. Eve götürür tel dolabı orta yerine yerleştirir. Ailece paylaşacak olsalar, bir tadımlık bile düşmez herbirine. Bilemedin, kendinin önüne attırır büyük hanım. Ama balığa çıkan Suat, balıkla dönmüştür eve. Anam bilir niye çıktığımı denize. Bir şey söylemeyi de Dilaver Hanımlığına yediremez. Balığı attım zaten. Ölü eti ne yapayım. Otelde gülerlerdi tek balığı görseler. Hem onlara ne. Gider yatarım. Dertleri künye ise ezbere okurum. Köyün yabancısı olsam eski mahalledeki otelin yerini bilir miydim sanki. Gideceğim. Amma da çabuk yürümüşüm. Gömlek sırtıma yapışıyor. Yıvışık bir ter sırtımın ortasından belime iniyor. Geldim. Eski mahallede oturmadığımıza göre adam belki de tanımaz beni. Neyse ne, gireceğim. Birden bütün yıldızlar dökülüyor.Kapının önü karanlık; yelle birlikte yıldız kokusunu sokuyorum içeri, farkındayım. Kapıyı bu sıcakta bile kapalı tutuyorlar. Göksüz içerisi, pis kokuyor. Böyle mi kokar oteller? Belli etmemeli ama. Otele alışıkmışım gibi yürümeli. Hasta bir ışığın altında duran katipten başkası yok ortalıkta. Önünde duruyorum. Başını kaldırmadı daha, kitap okuyor. Kapı da gıcırdadı. Eğiliyorum. "Aşk Sanatı" okuduğu. Bilirim, başında da "metin harici 27 resim" diye birşeyler yazar. Aşkı bir de bana sorsa... Başının gölgesi önüme doğru uzanmaya başladı. Pantalonuma bakıyor. Lekelidir, çamurludur -çamurlarını göremez ama- ıslaktır belki de. Ona bakıyorum ben. Masaya dayadığım ellerime bakıyor. Ölü et kokusunu almış olabilir. Ellerimde tuzlu suyun yıvışıklığı, sandal tozunu pütürlüğü, küreğin kızdırdığı nasır var. Bilemez o bunları. Bakıyor gene de. Ellerimden anlamaya çalışıyor beni. Salak. Gözleri kemerimde. Gömleğimin yakası çok açık. Terliyim de. Göğsü terlemiş bir adam bu saatte nereden gelir? Saatine bakıyor. Bir buçuğa geliyor. Gözleri yüzümde; gözüme dikili. Gözleri gözlerim gibi yeşil. Yaşlı bir yeşil, ağlamış gibi, kızgın kuma, kızgın denize bakmış gibi yahut. Ne istiyorsunuz deyiverdi gözler, gözlerimin içinde. Ne isteyeceğim. Kızgın, baktım yeşile. Oda istiyorum. Yeşil koyulaştı. Daha yukarılara çıktı. Tuzlu kıvırcıklığı içindeki saçıma, terini duyabildiğim alnıma doğru. Gene yeşillerin içinden bakıyorum. Tek yataklı mı olsun, dedi. Tek yataklı olacağını kendi de bilir elbet. Ne yapayım iki yatağı. Kaçıncı katta olsun diyor. Bütün bunları sormasa... Sorması adet de değildir herhalde. Bilmem. Gözlerinin yeşilinden apayrı şeyler bu sordukları. İkinci katta olacak diyor. Zaten iki kat bu otel. Bir gecelik mi diyor sonra. Bir, beş, on, çabuk bitirsen işini, kitabına dönersin, diyesim geliyor. Yeşiller dolaşıyor gene üstümü başımı. Nüfus kağıdın, diyor. Yok. Sesim çok sert çıktı. Birden gözleri çenesiyle birlikte yukarı bakıyor. Onsuz olmaz ki diyecek gibi. Sorarsın söylerim dedim, yabancısı değilim buranın. Birşey söyleyecek oldu, vazgeçti. Eğdi başını. Adınız, diyor. Müşfik. Ağır geliyor yabancının sorması. Vazgeçesim, çıkıp gidesim tutuyor. gözümü kaldırınca yeşiller gene gözümde. Bekler gibi. Soyadınız diyor bu defa. Yutkunuyorum. Börekçi demeli. Müşfik Börekçi, diyorum. Duraklamıyor bile yazarken. Şaşmadı. Suat Çuhacı da, Fikret Ünlü de deseydim şaşmayacaktı. Babanızın adı. Reşit diyorum. Umurumda değil. Şimdi de, nereden geldiniz, diyor. Sarıkumlu olduğumu söylüyorum; bir çırpıda söyledim herşeyi. Rahat bıraksın artık. Söyledim, yazdı; söyledim yazdı. Uzattı kolunu, anahtarlardan birini çividen aldı, verdi. İşkence bitmiş demek. İkinci kat, merdivenin karşısındaki kapı, dedi. Oda kokuyor. Çarşaf, diş macunu, uyku kokuyor. Pencereyi açıyorum. Deniz, yıldızlı deniz doluyor odaya. Bir kedi var bitişikteki balkonda. Denizin içinden çağırıyorum. Başını kaldırıyor, kalkıp geriniyor, oturuyor, çöküyor. Yumulan gözlerini görüyorum sanki.

İçeri çekiliyorum, deniz seyreliyor. Soyunuyorum. Gömleği iskemlenin arkalığına bıraktım. Pantalon bir köşede dura da olur. Daracık oda; yatak geniş. Serin çarşafa oturuyorum. Yatmış, ısıtmış, kokusunu bırakmış gelip geçen. Yataklar çabuk soğur. Otelciler hergün insan görürler, tümen tümen insan. Bu yatak da öyle. Yepyeni bir odadayım. İlk olarak odamdan başka bir yerde yatacağım. Burası benim için yepyeni ama aşağıdaki katip için, bir başkalık olsun olabildim mi? Boğuldum gitti öteki kayıtların altında. Bensen sonra bir başkası yazılır o deftere. Yeşil gözleri vardı katibin. Geceleri denize çıkmayan gözler. Balığı getirseymişim, özlem içinde kıvranırdı belki. Gündüzün uyur herhalde. Denize çıkmaz; girip yüzse de. Sandalı ışıktan uzağa çekemez. İster de çekmeyi. Belki. İster, belki değil, ister. Kapanmış kalmışa benziyor gözleri. Bu pencerenin dibine kadar uzanan suyu bile görmez belki. Denize bakan bir odada ilk yatışım bu. Sıra sıra gelen çarpma sesinde, alışmadığım bir sertlik var. Alışmadığım. İşini gücünü bitirmiş gibi, çarpıp duruyor çakıllara; kabarıyor, çekiliyor. Kayıkhane sesi gibi, dam altına giren deniz sesi. Bu damın altında ben de varım. Katip de var. Su yeşili gözleri var katibin, o güneş görmemiş, hasta ışığın altındaki sayrı yüzünde bile parlayabilen su yeşili gözleri var. Bir daha dağıldım. Bunun da gözlerinde bir parçam kaldı. Bundan sonra bunu da hesaba katmalıyım. Beni tanıyanlar arasında bu da olacak. Olmaz ama. Unutur o. Benim tanıdıklarım arasında bu da olacak. Gelmeseydim keşke, hiç gelmeseydim. Tanımayıverir geçerdim. Şimdi o da var. Parçalarımı toplarken, bunun gözlerinde, yeşillerin dibinde kalanını da bulmak, unutmamak gerekecek. Odanın parasını verdim zaten. Erkenden kaçayım yarın. Elimden gelse de, görünmesem ona. Pencereden içeriye dolmuş denizin, yıldızların içinde uyuyacağım. Katip "Aşk Sanatını" okur şimdi.Işığı hiç yakmamışım, göğün aydınlığı yetmiş. Bir komodin de varmış odada. Yeni odada yatmak, heyecan gibi birşey. Çarşafın serinliği duruyor hala. Yatayım artık."

Umarım hoşunuza gitmiştir.

2 Mart 2013 Cumartesi

BİR ALIŞVERİŞ YAZISI DA BENDEN

Selam dostlar, can sıkıntısından bıkıp kendimi dışarı attım bugün. Biliyorsunuz Batman'da yaşıyorum ve takdir edersiniz ki her markayı burada bulmak mümkün olmuyor. Ekim ayıydı sanırım BatmanPark AVM açıldı ve biz de bazı markaların Batman'a gelmesinden dolayı sevindik. Bu markalardan biri de Watsons'dı. Bugün biraz açılırım diye gidip aşağıda gördüklerinizi aldım. Alışveriş yazısı konusunda acemiyim anlayın işte :)

Gül kokulu bir Sıvı Sabun, yine gül kokulu ıslak mendil, 2 de oje aldım, biri Alix Avien beyaz diğeri Golden Rose Mate Velvet Bordo. Kitabı tabii ki Watsons'dan almadım.


Mat oje ilk defa deniyorum, bloglarını gezdiğim arkadaşlarda gördüklerim daha güzeldi, açıkçası ben Golden Rose'u pek beğenmedim. Resimde farkediliyor mu bilmiyorum ama matlığı çok belli değil, bildiğiniz bordo oje.

16 Şubat 2013 Cumartesi

SOLENTE PİGMENTA GÜNEŞ KREMİ

Uzun süredir Güneş Kremi arayışındaydım. Geçen hafta bizim okuldan iki öğretmen arkadaşımızın yüzünde nur doğmuş gibi bir değişikli görünce merak ettik sorduk hayırdır diye. Onlar da Solente Güneş kremini kullandıklarını söylediler ve 13 arkadaş birden bugün bu kremi aldık. Arkadaşlarda yaptığı etki güzeldi henüz ben kullanmadığım için birşey diyemeyeceğim, önümüzdeki günlerde yorumumu paylaşırım sizlerle. Birkaç çeşidi var biz Pigmenta olanı tercih ettik. Antiaging özellikli, leke oluşumunu önleyen, var olanları da yok edici özelliği varmış. Deneyip görecez. Bu arada fiyatı 79 TL idi, fakat biz 13 adet alınca fiyatı 60 TL oldu.


10 Şubat 2013 Pazar

CİZRE TURU

Bu sene leyleği havada gören ben, yarıyıl tatilini de değerlendirip önce Adana sonra Cizre'ye giderek bir ilke daha imza atmış oldum. Her zaman ki gibi ben susayım fotoğraflar konuşsun:)

İlk önce Abdaliye Medresesinden başladık,


Medresenin içinde Mem u Zin'in Türbesini de ziyaret ettik. Mem u Zin, Leyla ve Mecnun gibi aşık olup kavuşamamış bir çift, işin ilginç yanı kavuşamamalarına sebep olan Bekir isimli zatın da yanlarında gömülü olması.



 Türbenin girişi


Burası da Hz. Nuh (a.s.) Türbesi. Hz. Nuh'un gemisinin Cudi Dağina indiğine inanıyor Cizreliler.



Hz. Nuh'un tabutunun 15 metre olduğu söyleniyor. Türbedeki tabutta 3- 3.5 metre civarı.




Bu konak da Zin'in babasına aitmiş.








 Dicle Nehri, Türkiye topraklarındaki son durağı burası, babam Dicle nehrinin buradan akarken nazlı aktığını söylüyor, sanki Suriye topraklarına akmak istemiyormuş gibi. Ama coğrafi açıdan bakarsanız eğim fazla olmadığı için Cizre'den daha yavaş aktığı söylenebilir.


Buraya da Kasrik Boğazı diyorlar. Dağlar sanki yaprak yaprak kesilmiş gibi.




Yine bir turumuzun sonuna geldik, bir başka turda görüşmek dileğiyle esen kalın :) hep söylemek istemişimdir, bir daha söyleyim esen kalın dostlar...

9 Ocak 2013 Çarşamba

BU DA BENİM WISHLIST'IM

Biraz geç mi kaldım ne, Ocak ayının ortasına geldik nerdeyse. Neyse ben de bu yıl bir wishlist hazırladım, yıl boyunca almayı planladığım, benim olmasını istediğim şeyler. Bakalım beğenecek misiniz?

İlk olarak



Evet ya bu telefonu istiyorum, modası geçti belki ama olsun.


Bu tarz bir Amerikan Koltuk takımı istiyorum, şöyle çiçek desenli, cıvıl cıvıl, insanın içini açacak..


Böyle bir deri mont istiyorum, renk siyah da olabilir henüz karar veremedim.


Deri demişken böyle bir de çizmem olsa fena olmaz dimi.:)


Kot pantolon konusunda bahtsızım malesef, yeni model diye çıkan hiçbir modeli beğenemiyorum, yukarıdaki model biraz yakın benim istediğime..


Bu yıl mıutlaka Dubai'ye gitmek istiyorum.

Ve gelelim en önemlisine, aşkta yüzü pek gülmemiş biri olarak bu yıl artık birine güvenebilmek istiyorum. Kime mi ?


işte buna

Alejandro Sanz, nam-ı diğer İspanyol Boğası :)))) pek bir severim kendisini. İspanyol şarkıcı, harika bir ses, güzel melodiler. Dikkatinizi çekerim buna benzer birşey istemiyorum, direk Alenjandro'yu istiyorum. Hayatımda onun gibi bakan, onun gibi içten gülen, gülünce gözleri küçülen birini görmedim. Hakkında bilgi almak isterseniz Ekşi Sözlüğe bakmanızı tavsiye ederim.

Size onun en sevdiğim parçalarının linkini veriyorum. İspanyol müziğini seviyorsanız dinlemenizi tavsiye ederim...

http://www.youtube.com/watch?v=lfQq7Hes6DY

http://www.youtube.com/watch?v=BrvdGGaYNUI


Çok mu şey istiyorum sizce :))))))))

1 Ocak 2013 Salı

YENİ YILA GİRERKEN

Bundan tam 4 yıl önce 17 Aralık'ta blogumu açmışım. Bazen gezdiğim yerleri, bazen okuduğum kitapları bazen de sıkıntılarımı paylaştım sizlerle. Ama daha çok da takip ettim diğer blog arkadaşlarımı, tanımadığım bir sürü arkadaşım oldu. Onların da gezdiği yerleri gördüm kendim gitmiş gibi, okudukları kitapları yorumlamalarına göre merak ettim kitapları ve ben de okudum, makyaj hileleri öğrendim:)) kendi yaptıkları el emeklerini sergilediler cömertçe ve ben  de esinlendim ve yeni şeyler ürettim. Bu 4 yıl ne kadar güzel geçmiş şimdi bakıyorum da. Sanal dostluk çok şey katmış bana. Yeni yılın ilk gününde de bazı blog arkadaşlarımdan esinlendiğim ve kendim uyguladığım iki örnek göstereceğim size; ilki bir battaniye, bir blogda görmüştüm ve modelini çok beğenmiştim, ben de yapmaya karar verdim









sonuç bu, nasıl olmuş?

ikincisi ise yine bir blogda gördüğüm,bir bez terliğin değerlendirilmesi idi. Benim de evde atıl durumda olan bez terliklerim vardı bakın nasıl değerlendirdim.


Kendi emeklerini, gördüğü güzellikleri, yaptığı muhteşem yemekleri paylaşan, paylaşarak çoğaltan bütün sanal dostlarım teşekkür ediyorum hepinize. İnşallah daha çok uzun yıllar birlikte bir çok güzelliği paylaşırız.

11 Kasım 2012 Pazar

ZAMAN GAZETESİNİN YENİ REKLAMI

Bilmem dikkat ettiniz mi, en son öğrencinin elinden tutan kişiye. İster peşmerge diyin, ister gerilla diyin, ben terörist diyorum.

Zaman gazetesi neden böyle bir reklam yapmış acaba, yoksa cemaat de mi açılım yapıyor?

22 Eylül 2012 Cumartesi

ÇEYİZ-EVLİLİK İLİŞKİSİ

Aslında çok şey anlatmak istiyorum, iyi- kötü kendimce yaptığım tespitleri burada sizlerle paylaşmak istiyorum, ama birşey farkettim ki, çok konuşan insan yazı yazamıyor, aklıma birşey geliyor, bloguma yazayım diyorum, sonra arkadaşlarla paylaşıyorum, onlara balandıra ballandıra anlatıyorum, aklıma gelen şey benden çıktığı için de yazasım gelmiyor sanırım. Herkes böyle midir bunu da bilmiyorum.

Bir kaç gündür Çeyiz-Evlilik ilişkisi hakkında düşünüyorum. İç Anadolu insanı olarak çevremde, akrabalarımda gördüğüm, kız çocukları hani yeni ergenliğe adım atmışken anneleri ellerine tutuşturur ipi, tığı vs. O yaşta başlar bir çeyiz hazırlığı. Bu kızımız özene bezene çeyizini hazırlarken bir yandan da bu yaptıklarını kullandığını hayal eder. E emek vermiş o kadar, kullanmak en doğal hakkı. Kullanacağı mecra da haliyle kocasının evi. İşte o zaman başlıyor bence evliliğe sıcak bakma.

Bana gelince ben elişlerine pek hevesliydim, ama benim idealist annem okulunu oku ne yapacaksın çeyizi diyerek beni elişinden soğutmuştur hep. Aslında bilmiyor ki sadece elişinden soğumadım ben.....

22 Temmuz 2012 Pazar

KADIM AL SAHER- 2



Kadim Al Saher 2 dedim ama belki de 3, yani bilemiyorum bu onunla ilgili kaçıncı yazım. Neyse sayılara takılmayalım. Kendisiyle ilgili bazı bilgileri daha önce vermiştim, özetlersek, Iraklı bir sanatçı, romantik aşk şarkıları söyleyen bir centilmen. Geçen haftaki Lübnan seferimi kendilerinin yüzü suyu hürmetine yaptığımı inkar etmeyeceğim, yani seyehatimi onun konser tarihine denk gelmesi tesadüf değildi. Birçok şarkısının söz yazarı olan Nizar Qabbani adına Byblos Festivalinde verdiği konsere gitmek çok heyecan vericiydi. Bu arada Kazım'ın en sevdiğim şarkılarının Nizar Qabbani'ye ait olduğunu da öğrenmek hoştu.

Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi şarkılarını Fasih Arapça söylüyor, yani anlaşılabilir. Bu şekilde fasih şarkı söyleyen başka bir Arap sanatçı ben tanımıyorum, belki de vardır. Benim ona hayranlığım, müziklerinin güzelliğinin yanı sıra şarkılarını da anlayabiliyor olmam. Bu arada Arapça Öğretmeni olduğumdan hiç bahsettim mi size? Neden Arap bir sanatçıya bu ilgi diye düşünüyorsanız, cevabı bu.

Biliyorsunuz ki, Lübnan'a bir turla gittim, turdaki arkadaşlarım çok şaşırdığı için böyle bir açıklama yaptım, yani kalk Türkiye'den Arap bir sanatçının konserine gel. Pek anlam veremediler, acaba Madonna'nın konserine geldim deseydim, yine tuhaf karşılarlar mıydı, bilemiyorum. Batıya yüzümüzü tam çevirdiğimiz için, doğudaki güzellikleri göremiyoruz ve merak dahi etmiyoruz ne hikmetse.

Şimdi sizinle konserde söylediği yine sözleri Nizar Qabbani'ye ait olan yeni şarkısını paylaşacağım, yalnız müziği bir Türk şarkısına o kadar benziyor ki bulamadım, bu konuda da sizden yardım istiyorum. Bu video kaydı konsere gelen birinin çekimi olduğu için profesyonel değil, bunun için kusura bakmayın.

İyi dinlemeler.....

http://www.youtube.com/watch?v=sjP7_vPdZoQ&feature=related

19 Temmuz 2012 Perşembe

LUBNAN - BEYRUT TURU

Bir gezi yazısıyla daha karşınızdayım, bloğum daha tam olarak yönünü çizememiş olsa da sanırım gezi bloğuna daha yakın. Neyse uzatmadan başlayayım, bu defa rotamı Beyruta doğrultaraktan, daha önceki gezilerimi tek tüfek yapmış olmama rağmen, bu kez bir de turla gitmenin keyfine varayım diyerekten, BAMTUR firmasının geçmişine bakmayaraktan bodoslama kendimi Beyrut'ta buldum. Yalnız şunu belirtmeden geçemeyeceğim, Bamtur'un buradaki ilgisizliğine karşılık, orada fazlasıyla ilgi gördük Tur Rehberimizden, kendisinin kulaklarını çınlatarak hemen resimlerle anlatayım mı Lübnan turumu?

İlk olarak havaalanında karşılanıp panoramik bir Beyrut turu yaptık,

Korniş denilen sahil yolunda işte bu gördüğünüz Güvercin Kayalıklarını görebilirsiniz. Güneş batarken daha güzel bir görüntü verdiği söyleniyor fakat bana nasip olmadı


Daha sonra Downtown'a doğru süzülüp Saat Kulesini görüyoruz. M.S. şu yüzyıldan kalma demek isterdim fakat üzerinde ROLEX yazıyor. Ben de anlayabilmiş değilim.


Ee tabi, nerede sütun orada Roma, tahmin edebileceğiniz gibi bir dönem Romalılar buralardaymış.


14 Şubat 2005'te öldürülen Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin ve onunla birlikte ölen 7 kişinin mezarını ziyaret ettik. Daha sonra Refik Hariri'nin yaptırdığı Büyük Cami'yi gezdik. İç savaşın bitmesindeki en önemli rolü üstlenen Refik Hariri'nin ölümüne bütün Lübnan halkı, Hristiyanı, Müslümanı üzülmüş.

İç savaş demişken, savaşın izlerini hala görebilmekteyiz.

Binaların balkonlarına gerilen bu perdeler çok dikkatimi çekmişti, tabii ki güneşten korunmak için fakat hepsi aynı renk ve model, bir de kardeşim arasıra çıkar da yıka bu perdeleri.


Size de değşik geldi mi, Nargile şişesi yerine Kavun kullanmışlar. Tadı da güzeldi:))

Jeito Gretto Mağarası, içerde fotoğraf çekmek yasak, bu yüzden dışardaki (içerde ne olduğunu tahmin ettiren) heykelle fotoğraf çekebildim. Bizim drubumuzdaki bazı kişiler Antalya'daki Damlataş mağarasının biraz daha büyüğü olduğunu söylediler. Ben Damlataş mağarasını görmediğim için yorum yapamayacağım.


Harissa Tepesindeki Meryem Ana kilisesi, Papa burayı Hac yeri ilan etmiş. Ziyaretçisi gayet fazla.

Daha yakından bir görüntü.
Heykelin altında bulunan kiliseden bir görüntü.

Bu da Heykel'in dibinden şehre bir bakış.


Sonra geçtik Byblos'a, Fenikelilerin ilk yerleşim yeri olarak kabul edilen Byblos, Arapça adı Cubeyl. Tarihi 7000 bin yıl öncesine dayanıyor bu kentin. Farklı bir dokusu var, genellikle Hristiyanlar yaşıyormuş bu şehirde. Bir de Mısır Piramitlerinin yapımında kullanılan SedirAğaçları buradan gönderilmiş. Bu arada Sedir Ağaçları Lübnan için önemli bu yüzden de Lübnan bayrağında da kullanmışlar.
Fenikeliler bir alfabe kullanmışlar ve tabletler yazmışlar.




Fenikeliler Güneşe taparlarmış, bu yüzden de kıyafetleri aşağıda görüldüğü üzere Güneşin rengi olan sarıymış.
Kale bir dönem Romalılara geçmiş ve kendi mimarilerine göre restore yapmışlar. Osmanlılar da bu topraklara hakim olduğu zaman, bir restore de Osmanlılar yapmış. Kaleden çekilmiş bir görüntü.
Byblos'a gittiğimiz gün, Byblos Festivali kapsamında Kazım Seher Konseri vardı. Ben Byblos'da kaldım ve akşam konserine katıldım. Zaten hayran olduğum sanatçıya bir kez daha hayran oldum. Bu konuyu daha sonra tekrar ele alacağım. Ertesi gün yorgun bir şekilde ülkeme döndüm.